4 Eylül 2011 Pazar

Zen & Hayat, kendimizi tekrar etmek değil, içimizde yatan potansiyel ile bir yenisini yaratmak içindir.


Bir üniversite profesörü, Zen hakkında bir şeyler öğrenmek için, Usta Nan-in'i ziyaret eder. Fakat, onu dinlemek yerine durmadan kendisi konuşur; düşüncelerini anlatır. Bir süre sonra Nan-in, misafirine çay ikram eder. Fincanı ağzına kadar doldurduktan sonra, çay servisine devam eder. Çay taşar, tabağı doldurur, oradan da adamın pantolonuna ve yere dökülür.
Profesör haykırır:
- Görmüyor musun fincan dolu? Niye koymaya devam ediyorsun ki daha fazla çay almaz bu kap.
Buna karşılık Nan-in sükûnet içinde cevap verir: "Ve tıpkı bu fincan gibi siz de kendi fikir ve görüşlerinizle dolusunuz. Kabınızı boşaltmadan size nasıl Zen öğretebilirim?"

Hayat, kendimizi tekrar etmek değil, içimizde yatan potansiyel ile bir yenisini yaratmak içindir. Eğer boş bir yer yoksa yenilikler nasıl hayatımıza girebilir ki?
Kimbilir belki de bu sebepten, yenilikler giremediğinden, hep aynı kısır döngüler, sorunlar hayatımızda süregelir.
Yeniliklere, başkalarına, onların görüşlerine açık olmak perdesi aralanan karanlık odaya giren ışık misali hayatımızda bir aydınlanma yaratır. Ama bu aydınlanma ancak bizim davetimizle, perdeyi aralamamızla olabilir. Tıpkı Bernard Shaw'un şu sözleriyle hatırlattığı gibi;

"İnsanlar kendi kişiliklerinin suçunu hayat şartlarında buluyorlar. Ben şartlara inanmam. Bu dünyadan istediklerini alan insanlar, ayağa kalkıp, istedikleri şartları arayan ve bulamadıklarında da onları yaratanlardır"

Ne dersiniz şartların, yeniliklerin oturup bize gelmesini beklemek yerine hayatımızda yer açıp, onları bizim davet etme zamanımız gelmedi mi sizce de?

26 Ağustos 2011 Cuma

HAYATA DAİR GÜZEL SÖZLER


1. Kendini Tanı (Sokrates)
Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkarıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor.

2. Olduğun gibi görün ya da gördüğün gibi ol (Mevlana)
Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta bir şeyleri korumak için ayakta kalmazsan, her şey seni düşürür.

3. En yukarıda aşk var (Aziz Paul)
Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, özen eksikse, hayatın kuru bir daldan farkı kalmaz.

4. Dünyayı hayal gücü döndürür (Albert Einstein)
Yaptığımız her şey hayal kurarak başlar. Hayat herkes için; hayalleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en güzeli peşinde gitmektir. Bobby kennedy'nin sözü gibi: Diğerleri dünyaya bakıyor ve "Neden?" diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve "Neden olmasın?" diye soruyorum.

5. Fazla güzellik göz çıkarmaz (Mae West)
Güzel hayat doya doya yaşanır. Mutluluk paylaşılır, hayatı sevme hissi coşkuyla beraber gelir. Ruhun müziğinde "Haydi bastır, göster kendini" temposu vardır. Kibir değil, coşku!

6. Fırsatlar yakalandıkça çoğalır (Sun Tzu)
Başarı cesaret ister, başlangıçtaki cesaret sonradan inanca dönüşür. İnanç insanlığa daha iyi hizmet arzusuna dönüştüğünde, fırsatlar yelpazesi yukarı bir seviyede tekrar açılır.

7. Ya yap ya yapma. Denemek yok! (Ya da - Yıldız Savaşları)
Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. hayatın üstüne gitmezseniz, hayat sizin üstünüze gelir.

8. Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, alınacak bir şey kalmadığında oluşur (Antoine de St. Exupery)
Hayatınızı basitleştirin. Basitçe indirge, indirge, bir kere daha indirge... O zaman ne kalıyor ona bak. İstekler listenizi kısa tutun. Kısa tutun ki, odaklanabilirsiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi konsantre olmazsanız, hayatı yakamazsınız.

9. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiçbir işe yaramaz (Emile Zola)
Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonrası, olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. Elması yontmadıkça elinizde sadece bir taş parçası vardır.
 gibi yaşamak (Albert Einstein)

10. Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak... Diğeri her şey mucizeymiş 

8 Temmuz 2011 Cuma

KENDİNİ SEVMEK 2.BÖLÜM


Öz saygımızı geliştirmek, kendimizi sevmeyi, kendimizle barışık olmayı öğrenmek bize doğuştan sahip olduğumuz sonradan yitirmiş olduğumuz değerlilik duygusunu yeniden kazandıracak tek yoldur. Değerlilik duygusunun gelişimi,  sevme yetimizi geliştirmek, sevmeye ve sevilmeye layık olduğumuzu derinden hissetmekle anlaşılır.
Hatalarını (ihmallerini, keşkelerini, ertelemelerini) yargılamadan kendini değerlendirerek ders çıkarabilme yetisini kazanmak kolay değildir… ama bütün emeğe değer.
Özsaygımızı geliştirmek önceliğimiz olduğunda hayatımız kökten değişiyor. Hayatımızı temeli sağlam olarak yeni baştan inşa ediyoruz.
İnsanların kendilerini sevmemelerinin altında yatan şey: Değersizlik duygusu ve özsaygı eksikliği.
Bu duygunun yarattığı davranış ya sevgi arsızlığı ya da kendini yakın ilişkilerden uzak tutmak oluyor.
Bu duygunun yarattığı sonuç: Sevme ve sevilme ihtiyacı açlığıyla kendinden fazlaca ödün vermek ya da aşağılık duygusunun yarattığı “Ben diğerlerinden üstünüm” kibri ve narsisizm yani kendini beğenmişliktir.
Kendini beğenmişlik kendini sevmek değildir. (Ben öylesine üstünüm ki kimse benim ilgime layık değil.)
Benmerkezci olmak kendini sevmek değildir. (Ben kendimle o kadar doluyum ki, hayatımda başkasına yer yok.)
Övünmek kendini sevmek değildir.  (Kimse beni övmüyor. Ben kendi değerimi dünyaya ilan edeyim bari.)

Fedakârlık boyutunda verici olmak kendini sevmek değildir. (Bir gramlık sevgiye hak kazanmam için kendimden çok fazla verirsem belki beni severler. Böylece ben de kendimi sevebilirim yanılgısı.)
Mükemmeliyetçi olmak kendini sevmek değildir. (Öylesine mükemmel olmalıyım ki kimse beni eleştirmemeli. Eleştiri bana kişisel bir saldırıya uğradığımı hissettirir.)
Mükemmeliyetçilik, değersizlik duygusunun yarattığı derin boşluğu yeterlilik duygusuyla doldurabileceğini sanmanın illüzyonudur. Dünyaya sahip olmak, en büyük başarılara imza atmak bile insana bir gramlık değerlilik duygusu veremez.
Ne Kadar Sevdiğini Bilmek mi İstiyorsun?
Seni çok yakından tanıyan çevren tarafından ne kadar sevildiğinle ve saygı gördüğünle eşdeğerdir.
Sevilmekle saygı görmek aynı şey değildir.  Hayatında kimi sevdiğini ama saygı duymadığını, kimi hem sevdiğini hem saygı duyduğunu, kimi sevmediğini ama saygı duyduğunu düşün.
Kimler seni sevdiğini söylüyor ama saygı duymuyor? Sana verdiği sözleri tutmuyor? Sen kimleri sevdiğini söylüyorsun ama aslında saygı duymuyor ve “açık ya da gizli” çıkarın olmadığı sürece  o kişiyi önemsemiyorsun?
Sevme yetisi bebeklik ve çocukluk döneminde öğrenilir. Daha sonra ancak kendi egonun kalıplarını kırarak özündeki sevgiyi ortaya çıkarmakla mümkün. Bu da kendi egonla yüzleşmeyi gerektirir.
Sevmeyi öğrenmek sevmeyi hatırlamaktır. Tüm sevgisizlik, sevginin engellenmesinin sonucu. Sevgi engellendiğinde, korku olarak tezahür eder hayatımızda.
Sevginin bir duygu değil, bir bilinç boyutudur.  Aşk bir duygudur, tutku bir duygudur ama sevgi bir duygu değil bir bilinç boyutudur.
Sevgi bir duygu değildir ama içinde her duygunun özgürce yaşanmasına izin verir. Bazı duyguları kendisine ve başkalarına yasaklayan sevgi, sevgi değildir.
İçimizdeki sevgi bilincini çıkarmak için önce kendimiz sandığımız egomuzla yüzleşme cesaretine sahip olmamız gerekiyor.
Nevrotik ego  nedir? Suçlama, mazeret ve haklı çıkma ihtiyacı…
Ancak iç özgürlüğünü kazanmış insan sevebilir. Nelerden özgür? Bilinçaltı koşullanmaların, klişelerin, dogmaların, korkuların, geçmişin, suçlamaların, mazeretlerin, bastırılmış kızgınlıkların, öfkelerin, kıskançlıkların, affedememelerin yükünden özgür.
İç özgürleşmenin yolu geçmişinle ve nevrotik egonla yüzleşip kucaklaşmaktan geçiyor. Egonla yüzleşmek, acı çekmeyi göze alarak geçmişin yaralarını iyileştirmek demek. Bu yaralar iyileşmezse ömür boyu kanamaya devam eder. Kendin sandığın egonla yüzleşmekten kaçmak, ruhun iç kanama sonucunda adım adım ölmesi demek. Bir başka deyişle yaşanmamış hayattır, yaşadığımız sanılan şey. Yirmi yaşında ölüp sekseninde gömülmek gibi.
Ancak özsaygısı yüksek insan sevebilir. Çünkü o kendisine sevgi ve saygı duymayı başarmıştır.
İnsanların çoğunun sevgi sandığı şey, aslında sevilme, onay ve kabul görme ihtiyacının birisi/ birileri tarafından az ya da çok tatmin edildiğinde o kişiye karşı duyduğu “ihtiyacın”  yarattığı duygunun adıdır.
Ama sevgi bu değildir.
Kendini sevmek, sevgilerin en büyüğüdür. Bu kendini beğenmişlik değil, kendini gerçek anlamda beğenmek, saygı ve sevgi duymak, onurlu bir yaşam sürmektir.
Kendini sevmek düşünceyle alınan bir karar değil, bilinç seviyesinin yükselmesiyle ruhun kendisini ifade etmeyi seçme yoludur.
Kendini sevmenin diğer adı olgunluk.  Kişinin özsaygısı yükseldikçe olgunluk seviyesi artar.
Olgunluğun yaşla ilgisi yoktur. Ağırbaşlılıkla da ilgisi yoktur. Hatta olgun insanlar çocuksu tarafını muhafaza etmiş insanlardır.
Olgunluk kendinin ve başkalarının duygularını ve davranışlarının altında yatan dinamiği anlama ve kavrama becerisidir.
Sevgiyle kalın ...


alıntıdır

3 Temmuz 2011 Pazar

KENDİNİ SEVİYOR MUSUN ?

Sevgi, özdeğer, özgüven, özfarkındalık, özsorumluluk…bu tanımların tümü özsaygıyı oluşturuyor. Dikkat edin, hepsi “öz” sözcüğüyle başlıyor. Çünkü bu kavramların hiçbirini başkası size veremez. Hepsi sizin ancak kendi içinizde bulabileceğiniz,  gücünü özünüz den aldığınız kavramlar.
Özsaygının oluşması için temelinde gelişmesi gereken ilk şey özsevgidir.
Özsevgi, kendini sevmek, kendine değer vermek,  kendini değerli hissetmek, kendini sevmeye ve sevilmeye layık görmek anlamına geliyor.
Sana seni ne kadar sevdiğimi söylersem söyleyeyim, bu sözlerim egonu okşasa da sana özsevgiyi kazandıramaz.  Dünya seni sevse, sana hayran olsa bile bu sana özsevgiyi kazandıramaz. Bu dünyada milyonlarca hayranı olan Marilyn Monroe, Michael Jackson gibi isimler sevgisiz bir çocukluk dönemi geçirdiği için değersizlik girdabının içinde dönüp durdular kısacık yaşamlarında.
Dünya onları seviyordu ama onlar kendilerini sevmiyordu.
Sevme yetisini çocukluk döneminde sevilerek kazanırsın.
Sevilerek sevmeyi öğrenmek sadece çocukluk dönemine özgüdür.
Yetişkinlik döneminde ne kadar sevilirsen sevil sevmeyi öğrenemezsin.
Yetişkinlik döneminde sevme yetisini yeniden kazanmanın ilk basamağı kendini sevmeyi öğrenmekten geçiyor.
Whitney Houston, bir şarkısında “ Kendini sevmeyi öğrenmek, sevginin en büyüğüdür” diyor. Kendini sevmeyi bilen insanlar bu dünyada cenneti yaratan insanlar oluyor. Çünkü başkalarını sevmek, kendini sevebilmekle başlıyor. Sen içindeki sevgiyi besleyerek büyüt ki başkalarına verebilecek sevgin olsun.
Kendini sevmeyen ne çok insan, kendisiyle ilgili olumsuz duygularını başkalarına yansıtıp, insanların kendisini sevmediğine inanıyor.
Sen kendini sevmekte zorlanırken, başkaların seni sevebileceğine elbette inanamazsın.
Sevgi her canlının ihtiyaç duyduğu ama çok az kişinin ne olduğunu bildiği bir kavram.


Kendimizi Sevmemeyi Nasıl Öğrendik?


Kendimizi ana rahmine düştüğümüz andan itibaren annemizden aldığımız mesajlar vasıtasıyla tanırız. Bu mesajlar neler olur?
İstenen bir bebek miyiz? Cinsiyetimizden dolayı kabul görüyor muyuz? Sevildiğimiz bize hissettiriliyor mu?
Annenin çocuğunu sevdiğini söylemesi yetmez. Çocuğun sevildiğini hissetmesi gerekir. Anne üzgün, kızgın ya da korku dolu olduğunda bu duyguların bizim üzerimizdeki yansımaları da olumsuz oluyor.

Rahim döneminde biyolojik annemizin hissettiği duygulara uygun olarak salınan hormonlar bizim minik bedenimizde de dolaşır.  Hem rahimde geçen hem iki yaşına kadar geçen sürede kendimiz ve hayat hakkında temel kararlar alırız ve bu kararları bilinçaltına kaydederiz.   Sevilen ve istenen biri mi sevilmeyen ve istenmeyen biri mi olduğumuza karar veririz. Bu karar hayatımızın sonuna kadar bizi etkiler.
Eğer annemiz hamilelik boyunca kendine iyi bakarsa, bizimle konuşarak bizi sevdiğini, bizim önemli ve değerli olduğumuzu söylerse, istendiğimizi hissederiz. Doğduktan sonra, sevecen ve güvenli bir ortamda büyümüşsek, anne babamız tarafından duygularımıza saygı gösterilmiş ve ihtiyaçlarımız karşılanmışsa,  bize önemli olduğumuz mesajı verilmişse, onların istediği gibi biri olmak yerine kendimiz olarak destek görmüşsek, bireyselliğimiz teşvik edilmiş ve onaylanmışsa kendimizin sevilmeye layık değerli bir insan olduğumuzu hissederiz.
Anne babanın çocuğu için yapacağı en önemli iyiliklerden biri merak ve araştırma duygusunu teşvik etmesidir.
Merak ve yaratıcılık birbirinden ayrılmayan ikiz kardeştir. Duygularımızı özgürce ifade edebilmemiz ve yeteneklerimizi kullanmamız teşvik edilerek büyüdüğümüzde, becerilerimizi geliştirme ve kendimiz için düşünebilme yetisini kazanmamız için teşvik edildiğimizde aldığımız mesaj şu olur: sadece sevilmekle kalmayız, kendimizi sevmeyi de öğreniriz.
Ama ne yazık ki çoğumuz bu tür destekleyici ortamda dünyaya gelip büyütülmedik.  Hatta çoğumuz anne babamızın çocukluğunda kendi doyurulmamış (bilinçaltı, bilinç üstü)ihtiyacını ve hayallerini tatmin edeceğimiz beklentisiyle dünyaya geldik. Ergenlik ve yetişkinlik döneminde anlaşılmadığımız hissettik.
İstenmediğimize, sevilmediğimize, sevilmeye layık olmadığımıza inandık. Duygu ve ihtiyaçlarımızın önemli olmadığına inandık.
Kendimizin olduğumuz gibi kabul görmeyeceğine, başkalarının istediği gibi olduğumuz takdirde biraz olsun kabul ve onay göreceğimize inandık.
Bu da düşük özsaygı, düşük öz sevgi anlamına geliyordu.
Çoğu insan çocukluk döneminde yaşadığı terk edilmişlik, reddedilmişlik, değersizlik duygularını, güven duygusunun yeşeremediği kaos ortamının, sözel, fiziksel, duygusal ve cinsel istismarların izlerini hayatı boyunca taşıyor.
Çoğu insan kendileri sağlıksız, büyüyememiş, olgunlaşamamış, tacize uğramış, sevgi, onay ve saygıyı çocuklarına vermekten aciz anne babalar tarafından yetiştiriliyor. Çocuk annesinin gözünde neşe, coşku, sevgi pırıltılarını görmek yerine kızgınlık, öfke, ilgisizlik, umursamazlık, bıkkınlık vb. duygular görerek büyüyor.
Çocuk annesinin gözünde gördüğü her duygunun kendisiyle ilgili olduğunu sanır. Çocuk kendisini nasıl değerli ve sevilmeye layık hissedebilir ki?
“Annem gözlerinde bu tür duyguları yansıtıyorsa nedeni ben olmalıyım” diye algılar.
Ebeveynlerimiz bizim ilk aynalarımız.
Bize bizim kim ve ne olduğumuza dair bilgiler veriyorlar. Eğer kendileri hala özsaygı ve öz sevgisi düşük “incinmiş küçük çocuk” iseler, bize yansıttıkları da çarpıtılmış bir görüntü olacaktır. Bu da kendi değerimizin düşük, önemsiz hatta bazen bir hiç olduğumuza bizi inandıracaktır; özellikle ebeveynlerimiz bize “ Ne aptalsın, geri zekâlı”, “ Ne beceriksiz şeysin”, “Abinin/ ablanın tırnağı bile olamazsın” gibi aşağılayıcı sözler söylediğinde.
Ebeveynlerimiz bizim doğal duygularımızı ifade etmemizi onaylamayan, algı gücümüzü aşağılayan mesajlar da vermiş olabilir. “ Aptal olma, korkulacak bir şey yok. Bebek gibi davranıyorsun.”, “Yorgunum da ne demek? Bu yaşta yorgun olur mu insan? Hadi kımılda seni tembel”.
Bu tür mesajlar içsel deneyimlerimizin, içsel bilgeliğimizin onaylanmadığını, bizim “yanlış” olduğumuz için kabul görmediğimizin mesajını veriyor. O zaman onay almak ve “doğru”yu bulmak için kendimizin dışında bir otorite aramaya başlıyoruz.  Sevilmek ve kabul görmek için başkalarını memnun etmeye çalışıyoruz. Bu çabayı gösterdikçe, gittikçe adım adım kendimizden vazgeçmeye başlıyor ve kendimizin gerçekten kim ve ne olduğunu unutuyoruz. Bu unutma beraberinde kendini sevmemeyi de getiriyor.

30 Haziran 2011 Perşembe

Hayatın Değerini Bilmek Gerekir


Hayatın değerini bilmek gerekir… Hayatın, sevginin, ailenin, dostluğun, aşkın…
Hayat gerçekten çok acımasız… Bir şekilde hayatın bir yerinden tutunmaya çalışıyoruz. Her şeye rağmen direnebiliyoruz… Öyle ki yaşanılan zorluklar pes ettirebiliyor biz insanları. Pes etmek kolay gelebiliyor bazen… Kendini veya çevredekileri suçlamak, her şeyi karşı tarafa yıkmak rahatlatıyor bazen içimizi…
Kaçmamalı insan, yaşanan sorun her ne şekilde olursa olsun kaçmamalı… Olayların karşısında birşeylerin arkasına saklanmak ve kaçmak… Ne kadar yanlış oysaki !! Ya da susmak çoğu zaman, susmaların arkasına saklanmak… Susarak hiç bir şey halledilemez… Paylaşamazsın en basit derdini bile. Bu sefer içinle konuşmaya başlarsın. Kendinle hesaplaşıp, sorgulamaya başlarsın. O zaman kendi kendini yersin.
Halbuki konuşmalı insan, derdi neyse kimleyse konuşmalı, haklı haksız yönlerini çıkarmalı ortaya… Ne malum belkide haklı olan taraf sensindir. Boşuna kendini yıpratıyorsundur. İşte bu yüzden susmamalı insan, konuşmalı her şeyi… İnanıyorum ki konuşulduğu taktirde çözülmeyecek sorun yoktur…
Çokta irdelememek lazım hatayı… Bir olayın üstüne gitmek her zaman iyi sonuçlar doğurmaz. Hatayı ve hayatı ne kadar sorgularsan o kadar sorun çıkarır sana… Onun sorun çıkaracak bir nedeni vardır mutlaka… o yüzden es geçmeli bir takım şeyleri, hele karşında sevdiğin değer verdiğin bir kişi varsa boşver bu seferlik tüm hataları…
Hayat insana her dakikasında bir oyun oynarken, bizler hayatla ve bu oyunlarla başa çıkabileceğimiz yönleri görmezden geliyoruz.
Bazıları ailelerini hiçe sayar, anlamsız acı çektirir onlara… alttan alamaz bir türlü, çekişir sürekli… Kendisini anlamamasından yakınır halbuki o da ailesini anlamıyordur o esnada… Sanki bir ailesi daha olabilecekmiş gibi davranır…
Bazısı dostunu,arkadaşını küçücük bir sebepten dolayı kırar, kaybeder onu, bazen de elinin tersiyle iter dost elini sebepsiz yere…
Ya aşk… Aşk çok kolay yakalanmıyor… Eğer aşk ayağının dibine kadar geliyorsa tutmalı onu, yakalamalı yakasından… Bazen fark edilmez aşk, yanındadır, sana ses verir en derin yerinden ama anlayamazsın bazen, yada anlarsın da yokmuş gibi davranırsın… Öyle davranmak daha kolaydır çünkü, çünkü aşk zordur, bulması da elinde tutması da… Korkarsın yani,yani kaçarsın aşktan… o kovalar sen kaçarsın… Ne büyük yanılgıdır aşktan kaçmak… Oysa ki hep içindedir o, onunla nefes alırsın çoğu zaman ama korkularının yanında aşk küçük kalır.

Yani kısacası değerini bilmek lazım hayatın… Hayat gerçekten çok kısa… Yaşamanın, aldığımız nefesin ve hala bedenimizde olan ruhun değerini bilmeli… Unutmamak gerek; bir tekrarı daha yok bu hayatın, erteleme hayatı ve küçücük bir yaşanma ihtimali olan isteklerini…

DÜN BİTTİ…
BUGÜN HALA DEVAM EDİYOR…
YARIN BELKİ OLMAYABİLİR…

BUNUN İÇİN HAYATIN DEĞERİNİ BİL…