8 Temmuz 2011 Cuma

KENDİNİ SEVMEK 2.BÖLÜM


Öz saygımızı geliştirmek, kendimizi sevmeyi, kendimizle barışık olmayı öğrenmek bize doğuştan sahip olduğumuz sonradan yitirmiş olduğumuz değerlilik duygusunu yeniden kazandıracak tek yoldur. Değerlilik duygusunun gelişimi,  sevme yetimizi geliştirmek, sevmeye ve sevilmeye layık olduğumuzu derinden hissetmekle anlaşılır.
Hatalarını (ihmallerini, keşkelerini, ertelemelerini) yargılamadan kendini değerlendirerek ders çıkarabilme yetisini kazanmak kolay değildir… ama bütün emeğe değer.
Özsaygımızı geliştirmek önceliğimiz olduğunda hayatımız kökten değişiyor. Hayatımızı temeli sağlam olarak yeni baştan inşa ediyoruz.
İnsanların kendilerini sevmemelerinin altında yatan şey: Değersizlik duygusu ve özsaygı eksikliği.
Bu duygunun yarattığı davranış ya sevgi arsızlığı ya da kendini yakın ilişkilerden uzak tutmak oluyor.
Bu duygunun yarattığı sonuç: Sevme ve sevilme ihtiyacı açlığıyla kendinden fazlaca ödün vermek ya da aşağılık duygusunun yarattığı “Ben diğerlerinden üstünüm” kibri ve narsisizm yani kendini beğenmişliktir.
Kendini beğenmişlik kendini sevmek değildir. (Ben öylesine üstünüm ki kimse benim ilgime layık değil.)
Benmerkezci olmak kendini sevmek değildir. (Ben kendimle o kadar doluyum ki, hayatımda başkasına yer yok.)
Övünmek kendini sevmek değildir.  (Kimse beni övmüyor. Ben kendi değerimi dünyaya ilan edeyim bari.)

Fedakârlık boyutunda verici olmak kendini sevmek değildir. (Bir gramlık sevgiye hak kazanmam için kendimden çok fazla verirsem belki beni severler. Böylece ben de kendimi sevebilirim yanılgısı.)
Mükemmeliyetçi olmak kendini sevmek değildir. (Öylesine mükemmel olmalıyım ki kimse beni eleştirmemeli. Eleştiri bana kişisel bir saldırıya uğradığımı hissettirir.)
Mükemmeliyetçilik, değersizlik duygusunun yarattığı derin boşluğu yeterlilik duygusuyla doldurabileceğini sanmanın illüzyonudur. Dünyaya sahip olmak, en büyük başarılara imza atmak bile insana bir gramlık değerlilik duygusu veremez.
Ne Kadar Sevdiğini Bilmek mi İstiyorsun?
Seni çok yakından tanıyan çevren tarafından ne kadar sevildiğinle ve saygı gördüğünle eşdeğerdir.
Sevilmekle saygı görmek aynı şey değildir.  Hayatında kimi sevdiğini ama saygı duymadığını, kimi hem sevdiğini hem saygı duyduğunu, kimi sevmediğini ama saygı duyduğunu düşün.
Kimler seni sevdiğini söylüyor ama saygı duymuyor? Sana verdiği sözleri tutmuyor? Sen kimleri sevdiğini söylüyorsun ama aslında saygı duymuyor ve “açık ya da gizli” çıkarın olmadığı sürece  o kişiyi önemsemiyorsun?
Sevme yetisi bebeklik ve çocukluk döneminde öğrenilir. Daha sonra ancak kendi egonun kalıplarını kırarak özündeki sevgiyi ortaya çıkarmakla mümkün. Bu da kendi egonla yüzleşmeyi gerektirir.
Sevmeyi öğrenmek sevmeyi hatırlamaktır. Tüm sevgisizlik, sevginin engellenmesinin sonucu. Sevgi engellendiğinde, korku olarak tezahür eder hayatımızda.
Sevginin bir duygu değil, bir bilinç boyutudur.  Aşk bir duygudur, tutku bir duygudur ama sevgi bir duygu değil bir bilinç boyutudur.
Sevgi bir duygu değildir ama içinde her duygunun özgürce yaşanmasına izin verir. Bazı duyguları kendisine ve başkalarına yasaklayan sevgi, sevgi değildir.
İçimizdeki sevgi bilincini çıkarmak için önce kendimiz sandığımız egomuzla yüzleşme cesaretine sahip olmamız gerekiyor.
Nevrotik ego  nedir? Suçlama, mazeret ve haklı çıkma ihtiyacı…
Ancak iç özgürlüğünü kazanmış insan sevebilir. Nelerden özgür? Bilinçaltı koşullanmaların, klişelerin, dogmaların, korkuların, geçmişin, suçlamaların, mazeretlerin, bastırılmış kızgınlıkların, öfkelerin, kıskançlıkların, affedememelerin yükünden özgür.
İç özgürleşmenin yolu geçmişinle ve nevrotik egonla yüzleşip kucaklaşmaktan geçiyor. Egonla yüzleşmek, acı çekmeyi göze alarak geçmişin yaralarını iyileştirmek demek. Bu yaralar iyileşmezse ömür boyu kanamaya devam eder. Kendin sandığın egonla yüzleşmekten kaçmak, ruhun iç kanama sonucunda adım adım ölmesi demek. Bir başka deyişle yaşanmamış hayattır, yaşadığımız sanılan şey. Yirmi yaşında ölüp sekseninde gömülmek gibi.
Ancak özsaygısı yüksek insan sevebilir. Çünkü o kendisine sevgi ve saygı duymayı başarmıştır.
İnsanların çoğunun sevgi sandığı şey, aslında sevilme, onay ve kabul görme ihtiyacının birisi/ birileri tarafından az ya da çok tatmin edildiğinde o kişiye karşı duyduğu “ihtiyacın”  yarattığı duygunun adıdır.
Ama sevgi bu değildir.
Kendini sevmek, sevgilerin en büyüğüdür. Bu kendini beğenmişlik değil, kendini gerçek anlamda beğenmek, saygı ve sevgi duymak, onurlu bir yaşam sürmektir.
Kendini sevmek düşünceyle alınan bir karar değil, bilinç seviyesinin yükselmesiyle ruhun kendisini ifade etmeyi seçme yoludur.
Kendini sevmenin diğer adı olgunluk.  Kişinin özsaygısı yükseldikçe olgunluk seviyesi artar.
Olgunluğun yaşla ilgisi yoktur. Ağırbaşlılıkla da ilgisi yoktur. Hatta olgun insanlar çocuksu tarafını muhafaza etmiş insanlardır.
Olgunluk kendinin ve başkalarının duygularını ve davranışlarının altında yatan dinamiği anlama ve kavrama becerisidir.
Sevgiyle kalın ...


alıntıdır

3 Temmuz 2011 Pazar

KENDİNİ SEVİYOR MUSUN ?

Sevgi, özdeğer, özgüven, özfarkındalık, özsorumluluk…bu tanımların tümü özsaygıyı oluşturuyor. Dikkat edin, hepsi “öz” sözcüğüyle başlıyor. Çünkü bu kavramların hiçbirini başkası size veremez. Hepsi sizin ancak kendi içinizde bulabileceğiniz,  gücünü özünüz den aldığınız kavramlar.
Özsaygının oluşması için temelinde gelişmesi gereken ilk şey özsevgidir.
Özsevgi, kendini sevmek, kendine değer vermek,  kendini değerli hissetmek, kendini sevmeye ve sevilmeye layık görmek anlamına geliyor.
Sana seni ne kadar sevdiğimi söylersem söyleyeyim, bu sözlerim egonu okşasa da sana özsevgiyi kazandıramaz.  Dünya seni sevse, sana hayran olsa bile bu sana özsevgiyi kazandıramaz. Bu dünyada milyonlarca hayranı olan Marilyn Monroe, Michael Jackson gibi isimler sevgisiz bir çocukluk dönemi geçirdiği için değersizlik girdabının içinde dönüp durdular kısacık yaşamlarında.
Dünya onları seviyordu ama onlar kendilerini sevmiyordu.
Sevme yetisini çocukluk döneminde sevilerek kazanırsın.
Sevilerek sevmeyi öğrenmek sadece çocukluk dönemine özgüdür.
Yetişkinlik döneminde ne kadar sevilirsen sevil sevmeyi öğrenemezsin.
Yetişkinlik döneminde sevme yetisini yeniden kazanmanın ilk basamağı kendini sevmeyi öğrenmekten geçiyor.
Whitney Houston, bir şarkısında “ Kendini sevmeyi öğrenmek, sevginin en büyüğüdür” diyor. Kendini sevmeyi bilen insanlar bu dünyada cenneti yaratan insanlar oluyor. Çünkü başkalarını sevmek, kendini sevebilmekle başlıyor. Sen içindeki sevgiyi besleyerek büyüt ki başkalarına verebilecek sevgin olsun.
Kendini sevmeyen ne çok insan, kendisiyle ilgili olumsuz duygularını başkalarına yansıtıp, insanların kendisini sevmediğine inanıyor.
Sen kendini sevmekte zorlanırken, başkaların seni sevebileceğine elbette inanamazsın.
Sevgi her canlının ihtiyaç duyduğu ama çok az kişinin ne olduğunu bildiği bir kavram.


Kendimizi Sevmemeyi Nasıl Öğrendik?


Kendimizi ana rahmine düştüğümüz andan itibaren annemizden aldığımız mesajlar vasıtasıyla tanırız. Bu mesajlar neler olur?
İstenen bir bebek miyiz? Cinsiyetimizden dolayı kabul görüyor muyuz? Sevildiğimiz bize hissettiriliyor mu?
Annenin çocuğunu sevdiğini söylemesi yetmez. Çocuğun sevildiğini hissetmesi gerekir. Anne üzgün, kızgın ya da korku dolu olduğunda bu duyguların bizim üzerimizdeki yansımaları da olumsuz oluyor.

Rahim döneminde biyolojik annemizin hissettiği duygulara uygun olarak salınan hormonlar bizim minik bedenimizde de dolaşır.  Hem rahimde geçen hem iki yaşına kadar geçen sürede kendimiz ve hayat hakkında temel kararlar alırız ve bu kararları bilinçaltına kaydederiz.   Sevilen ve istenen biri mi sevilmeyen ve istenmeyen biri mi olduğumuza karar veririz. Bu karar hayatımızın sonuna kadar bizi etkiler.
Eğer annemiz hamilelik boyunca kendine iyi bakarsa, bizimle konuşarak bizi sevdiğini, bizim önemli ve değerli olduğumuzu söylerse, istendiğimizi hissederiz. Doğduktan sonra, sevecen ve güvenli bir ortamda büyümüşsek, anne babamız tarafından duygularımıza saygı gösterilmiş ve ihtiyaçlarımız karşılanmışsa,  bize önemli olduğumuz mesajı verilmişse, onların istediği gibi biri olmak yerine kendimiz olarak destek görmüşsek, bireyselliğimiz teşvik edilmiş ve onaylanmışsa kendimizin sevilmeye layık değerli bir insan olduğumuzu hissederiz.
Anne babanın çocuğu için yapacağı en önemli iyiliklerden biri merak ve araştırma duygusunu teşvik etmesidir.
Merak ve yaratıcılık birbirinden ayrılmayan ikiz kardeştir. Duygularımızı özgürce ifade edebilmemiz ve yeteneklerimizi kullanmamız teşvik edilerek büyüdüğümüzde, becerilerimizi geliştirme ve kendimiz için düşünebilme yetisini kazanmamız için teşvik edildiğimizde aldığımız mesaj şu olur: sadece sevilmekle kalmayız, kendimizi sevmeyi de öğreniriz.
Ama ne yazık ki çoğumuz bu tür destekleyici ortamda dünyaya gelip büyütülmedik.  Hatta çoğumuz anne babamızın çocukluğunda kendi doyurulmamış (bilinçaltı, bilinç üstü)ihtiyacını ve hayallerini tatmin edeceğimiz beklentisiyle dünyaya geldik. Ergenlik ve yetişkinlik döneminde anlaşılmadığımız hissettik.
İstenmediğimize, sevilmediğimize, sevilmeye layık olmadığımıza inandık. Duygu ve ihtiyaçlarımızın önemli olmadığına inandık.
Kendimizin olduğumuz gibi kabul görmeyeceğine, başkalarının istediği gibi olduğumuz takdirde biraz olsun kabul ve onay göreceğimize inandık.
Bu da düşük özsaygı, düşük öz sevgi anlamına geliyordu.
Çoğu insan çocukluk döneminde yaşadığı terk edilmişlik, reddedilmişlik, değersizlik duygularını, güven duygusunun yeşeremediği kaos ortamının, sözel, fiziksel, duygusal ve cinsel istismarların izlerini hayatı boyunca taşıyor.
Çoğu insan kendileri sağlıksız, büyüyememiş, olgunlaşamamış, tacize uğramış, sevgi, onay ve saygıyı çocuklarına vermekten aciz anne babalar tarafından yetiştiriliyor. Çocuk annesinin gözünde neşe, coşku, sevgi pırıltılarını görmek yerine kızgınlık, öfke, ilgisizlik, umursamazlık, bıkkınlık vb. duygular görerek büyüyor.
Çocuk annesinin gözünde gördüğü her duygunun kendisiyle ilgili olduğunu sanır. Çocuk kendisini nasıl değerli ve sevilmeye layık hissedebilir ki?
“Annem gözlerinde bu tür duyguları yansıtıyorsa nedeni ben olmalıyım” diye algılar.
Ebeveynlerimiz bizim ilk aynalarımız.
Bize bizim kim ve ne olduğumuza dair bilgiler veriyorlar. Eğer kendileri hala özsaygı ve öz sevgisi düşük “incinmiş küçük çocuk” iseler, bize yansıttıkları da çarpıtılmış bir görüntü olacaktır. Bu da kendi değerimizin düşük, önemsiz hatta bazen bir hiç olduğumuza bizi inandıracaktır; özellikle ebeveynlerimiz bize “ Ne aptalsın, geri zekâlı”, “ Ne beceriksiz şeysin”, “Abinin/ ablanın tırnağı bile olamazsın” gibi aşağılayıcı sözler söylediğinde.
Ebeveynlerimiz bizim doğal duygularımızı ifade etmemizi onaylamayan, algı gücümüzü aşağılayan mesajlar da vermiş olabilir. “ Aptal olma, korkulacak bir şey yok. Bebek gibi davranıyorsun.”, “Yorgunum da ne demek? Bu yaşta yorgun olur mu insan? Hadi kımılda seni tembel”.
Bu tür mesajlar içsel deneyimlerimizin, içsel bilgeliğimizin onaylanmadığını, bizim “yanlış” olduğumuz için kabul görmediğimizin mesajını veriyor. O zaman onay almak ve “doğru”yu bulmak için kendimizin dışında bir otorite aramaya başlıyoruz.  Sevilmek ve kabul görmek için başkalarını memnun etmeye çalışıyoruz. Bu çabayı gösterdikçe, gittikçe adım adım kendimizden vazgeçmeye başlıyor ve kendimizin gerçekten kim ve ne olduğunu unutuyoruz. Bu unutma beraberinde kendini sevmemeyi de getiriyor.